LEVİATHAN: Benim İçin Bana Ait Olanı Sen Koru Ancak Beni Öldürme!

09 Mayıs 2024 12:56
Vicdan sahibi insanlar olarak asıl gündemimiz elbette ki kara bir tarihsel olgu olarak yerinialmış olan ‘İSRAİL ZULMÜ’ dür!.

Pek çoğumuz günlük hayatlarımıza devam ediyor gibi görünsek de vicdanımız, aklımız, imkanlarımızla İsrail’ e lanet okur ve ‘‘Filistin’e kurtuluş’’ için çabalar vaziyetteyiz.
Dünyada yakın ve uzak tarih boyunca yaşanan bu tarz işgal hareketleri bana devletin
varoluşunu sorguladığım; devlet nedir, ne için kurulmuştur? Sorularını sordurmaktadır.
İnsanlığın göçebe yaşam sürdüğü zamanlarda bugünkü gibi bir devlet kurumundan
bahsedilemezdi. Feodal düzene, tarım toplumuna geçilmesiyle bir ‘yöneten’ gerekliliği ortaya
çıkmaya başladı. Burada belli bir toprak üstünde yaşayan insanların ihtiyaçlarını karşılamak,
yaşanacak kaosların önüne geçip bir düzen sağlamak üzere devlet fikri doğmaya başladı.
Tarihte birçok düşünür devlet kurumunu kendi yaşadığı dönemin bakış açısıyla yorumlamaya,
anlamlandırmaya çalışmıştır. Özet olarak aktaracak olursam devlet kurumuna iki farklı
yaklaşım olduğunu söyleyebilirim. İlk yaklaşım devleti güç ve kuvvet üzerinden
değerlendiren yaklaşım ikincisi ise bir sosyal-toplumsal sözleşme üzerinden değerlendiren
yaklaşımdır.
Kuvvet teorisyenlerine (Machiavelli, Bodin, Haldun); göre devlet; düzeni sağlayacak güçtür,
güçlülerin güçsüzleri yönetmek üzere ve kendi çıkarlarını genişletmek için kullandığı bir
siyasal kurumdur. Kabileler arasında yaşanan savaşlar ve karışmalar neticesinde nüfus çoğalır
ve düzenin sağlanması için bir ‘güç’ e ihtiyaç duyulur. Kötü fıtratlı olan insanların birbirlerine
eziyet etmemeleri için en güçlü olanlar tarafından yönetilmelerine ihtiyaç vardır.
Sosyal-toplumsal sözleşme teorisyenlerine (Hobes,Rousseau,Locke) göre ise devlet şu şekilde
açıklanmıştır: “Vatandaşları, yabancıların istilasından koruyabilmenin, birbirlerine zarar
vermelerini engellemenin, kendi sanayilerini ve yeryüzünün meyvelerini güvence altına
almanın yolu bütün gücü ve kudreti bir tek insan ya da insanların meclisine vermektir’’. Bu
ihtiyaçtan Leviathan doğmuştur. Doğa durumunda, kaos içinde yaşayan insanlar haklarını
Leviathan denen bir otoriteye teslim etmiş ve ‘benim için benim hakkımı sen koru ancak beni
öldürme’ demiştir. İnsanlar doğal haklarının korunması için anlaşmış, bir araya gelmiş ve
rızalarını vererek devlet denen otoriteyi kurmuşlardır.
Bugün İsrail zulmü özelinde bakıldığında batılı devletlerin kendi halklarına rağmen yani
toplumsal muhalefete rağmen, sahip oldukları gücü nasıl sorumsuzca ve sınırsızca bir
coğrafyanın insanlarını yok etmek uğruna kullandıklarını görmekteyiz. İnsanlar haklarını, hukuklarını korusun, refah sağlasın ve iç-dış tehditlerden korusun diye rıza verdikleri devletlerin en acımasız muamelesiyle karşılaşmaktalar. Devlet otoritesini, siyasal gücü ele geçiren bir grup yöneticinin görevini kötüye kullanmasının sonuçları en başta kendi sınırları içinde yaşayanlarca hissedilir. Bu durumu en iyi anlatacak demeçlerden biri yine bir batılı devletin (ABD) başkan yardımcılığını yapmış olan Calhoun’a aittir : "Devletin toplumun güvenliğini sağlama ve muhafaza etme niyetine rağmen, onun sahip olduğu gücü kötüye kullanmaya eğilimli bir kurum olduğuna tarihin hemen her sayfasında şahit olunabilir. Hobes, Leviathan’ı kurgularken, kontrolsüz ve sınırsız bir güce sahip olmasının tehlikeleri karşısında da uyarılar yapmıştır. Uluslararası arenada bir Leviathan yani tüm devletlerin tabi olduğu bir üst-devlet yoktur.

Uluslararası arenada, devletlerin orantısız ve sınırsız güç kullanımlarının önüne geçmek,
egemenliklerin korunduğu bir düzen sağlamak için devlet üstü kurumlar kurularak yönetişim
sağlama ideali benimsenmiştir. Ancak görülüyor ki bu kurumlar benimsenen idealin çok
uzağına düşmüştür. Eğer devletlerin egemenliğinin teminatı olma idealini taşıyan bu kurumlar
çalışsaydı bugün Filistin yüreğimizi kanatmayacaktı.
Yaşanan işgal hareketlerinin kök sebeplerinden birini, 1789 yılında gerçekleşen Fransız
Devriminin etkisi olarak ortaya çıkan ‘ulusculuk’ ideolojisinde bir nebze olsun bulabilmek
mümkündür. Ulusculuk, var olmayan bir ulusun inşa edilmesidir. Şüphesiz bu amacın sınırları
genişletmek ve daha fazla alana, daha fazla zenginliğe hakim olmakla alakası büyüktür. Ulus
devlet içinde yaşayan bireylerin aynı idealleri, aynı fikirleri ve sembolleri paylaşarak ortak bir
kimlik inşa edilmesiyle oluşur. Küreselleşmeyle birlikte ulus devlet pek çok kimliği içinde
barındıran bir yapıya dönüşmüştür.
Altını çize çize dikkat çekmek istediğim nokta şu ki: Artık sınırlar ülkenin egemenliğini
koruyan işlevini yitirmiştir. Yaşadığınız ülkenin egemenliğini koruyacak olan şeyler; tarih
bilincinin olması, milli ve manevi değerlerin korunması ve yaşanmasıdır. Bir söylemi, akımı,
davranışı benimserken bizden olanla bağdaşıp bağdaşmadığına bakmak oldukça önemli hale
geldi. Küresel bir köy ideali kurduranlar toplumu tarihinden kopartacak realist emellerini
çoktan uygulamaya koydular.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X